7 Temmuz 2014 Pazartesi

J'adore Chocolatier & Cafe - Taksim



Bahar başında bir akşam tatlı ve kahve için Taksimde küçücük bir çikolatacı olan Jadore ‘a uğradık. Burası hakkında hep çok küçük bir mekân derlerdi, ben de yedi sekiz masalık bir kafe diye düşünürdüm. Meğer gerçekten küçükmüş. O kadar hem boydan hem enden küçük ki bir hobbit kafe'si olmalı. Yanımda boyu bir doksan olan arkadaşım içeri girince kafasını eğmek zorunda kaldı. Şöyle söyleyim fiskos masası büyüklüğünde beş adet masa zor sığıyor. Hobbit filmini izlediyseniz onu gözünüzde canlandırın işte aynı cozy’lik, aynı sevimlilik ve aynı küçüklük! 
Gitmek isterseniz House Cafe’nin karşısındaki sokağa girin sokağın en sonunda sağdaki minik dükkân. Alt katı çikolatacı üst katı da her nevi yenebilir çikolatalı ürünün servis edildiği bir cafe-cik. Hafta sonları ve akşamları yer bulmak biraz zor olabiliyor. Özelikle öğrenciler bu mekâna bayılıyor, çünkü çok ucuz ve her şey lezzetli. 
Yiyeceklere gelince kafenin belli başlı iki spesiyali var zaten biri çikolata fondü diğeri Oh La La Beatrice denilen tatlı. Biz dört kişiye ortaya birer fondü ve Beatrice istedik, yetti de arttı bile. Eşim bir de sıcak çikolata istedi.

Oh La La Beatrice (10 TL) aslında dilimlenmiş çikolatalı kekin üzerine eritilmiş kuvertür çikolata dökülüp, üzerine çilek ve muz dilimlendikten sonra kremayla servis edilen herkesin söyleyip durduğu evde de yapılabilecek bir tatlı. Peki, yapıyor muyuz? Hayır. Çünkü zaten 10 lira, evde kek pişirip, üzerine çikolata eritip krema çırpıp yiyene kadar gel burada fıstık gibi ye arkadaşım. Bence çok güzel bir tatlı, sıklıkla yerim ama kesinlikle tek kişilik değil. İki arkadaş paylaşmalı, diğer şeylerden de tatmalı. Bir kaç kaşıktan sonra beni bayıyor. Belki yazları üzerine krema yerine vanilyalı dondurma eklense hafifletebilir.
 


Çikolatalı fondü (13,5 TL) ise bildiğimiz eritilmiş çikolata yanında taze dilimlenmiş çilek, muz ve elma dilimleri. Özel fondü çatallarıyla alıp sıcak çikolataya batırıp yiyorsun. Kesinlikle en az iki kişi birlikte yenebilir, kurabiye canavarı gelse bir fondüyü bitiremez, bayar. Burada önemli olan eritilen kuvertürün kalitesi, sıcaklığı ve meyvelerin tazeliği ki Jadore 'da hepsi mevcut.
   
  

Sıcak çikolataya (8 TL) gelince eritilmiş kuvertürün içine süt ve aroma  ilave ederek hazırlıyorlar. Çok müdavimi var ama tatlı içecek sevmediğim için bana fazla tatlı geldi. Ama sıcak çikolata tabi ki de tatlı olur, bu nedenle diyecek bir şey yok. Bana göre değil sadece.
Özetle Jadore çok sevimli, güzel kokan, uygun fiyatlı bir mekan. Tüm çikolata sever kadınların bayılacağı gibineredeyse herşey çikolatalı ve cicili bicili. Diğer tüm çeşitlerini (cheesecake, glace, pastalar,sufle vs.) de deneyenler beğendiklerini belirttiler. Tek kusuru yer bulmanın zor oluşu ve mekanın basıklığı. Özellikle boş olabileceği hafta içinde fırsat bulursanız deneyin derim.

J'adore Chocolatier & Cafe - Taksim
Adres:İstiklal Cad. Emir Nevruz Sok. No:22 İstanbul(Panigia Kilisesi'nin girişinde) http://www.jadorecikolata.com/ Telefon:0212 249 03 33




Faros Wine & Dine, Taksim




Geçenlerde kardeşim ve erkek arkadaşıyla çift olarak bir akşam yemeğine çıkalım dedik ve başladık internetten Taksim taraflarında cafe araştırmaya. Mekanist.com 'dan bir iki öneri buldum. Giden kişilerin oradaki görüşlerini filan okudum ve Faros Restoran-Cafe ‘ye gidelim dedik.

İlk defa bir mekâna gittiysem belirli şeyler ararım ve yokluğunda da huysuzlanırım. Örneğin mekânın kolay bulunabilir olması, servisin iyi olması, yerler ve masaların temiz olması, masa- sandalyelerin tıkış tıkış olmaması, ortamda fazla müzik ya da konuşma gürültüsü olmaması gibi... Faros Restoran Taksim meydanına 2 dk. yürüme mesafesinde, meydandan Harbiye’ye doğru ilerken solda köşede kalıyor. Yeri gerçekten çok kolay ve merkezi. Dış görünüm olarak biraz pub biraz cafe tarzı ile oldukça Avrupai bir dekorasyona sahip. Biz gittiğimizde hava biraz serindi o yüzden içeride oturduk. İçeride masalar sayıca çok fazla ve birbirine yakındı, öyle ki servis yaparken yer kıtlığından geçemeyen garsonlar size / masanıza çarpıyor, yemeğini bitirip kalkan müşteriler geçmek için izin istiyorlar. İçerisi çok gürültülü değildi, gelenlerin genellikle 30 yaş üstü beyaz yakalı ve efendi turistler olması nedeniyle yüksek sesle konuşma gibi durumlar da yaşamadık. Genel olarak da ortalık ve masalar temizdi.

İlk etapta karşılanıp masaya alınmamıza rağmen, menü biraz geç geldi ve gecenin devamında da garsonlar biraz ilgisizdi ve ortalarda görünmüyordu. Bir süre sonra menü ve ikramlık zeytinyağlı peynir ve kendi yapımları olan ekmekçikler geldi, gayet lezzetliydiler. Masada Pizza Pepperoni, Pizza 4 Formaggi, Porçini Mantarı Risotto ve Çıtır Tavuk Salata Sipariş edildi. İçecek olarak çok güzel şarapları vardı, ben beyaz şarap Savignon Blanc-Chardonnay (16 TL ) aldım, eşim Cato Negro Merlot (15 TL), misafirlerimizden biri naneli limonata ve dördüncümüz de soda-limon aldı. İçecekler hemen geldi şaraplar çok güzeldi ve iyi soğutulmuştu.
Gelelim yemeklere;
Ben dört peynirli pizza yani namı diğer Pizza Quatro Formaggi (22 TL) istedim. Onun resmi yok, neden her şeyi çekip bir tek onu atladığımı anlamış değilim  ama yine de bilgi vermek istiyorum. Pizzanın hamuru incecikti ve hamuru çok lezzetliydi. Ortalama bir lahmacun büyüklüğündeydi, çok aç ve yemeğe düşkün biriyseniz ilk etapta biraz ufak bulabilirsiniz. Ancak domates soslu değildi, sossuzdu. Genellikle 4 peynirli pizzalar da sorulur pizza bianco –domates sossuz- mu istersiniz pizza rosso –domates soslu-mu diye. Burada sorulmadı, menüde ürünlerin resimleri de yoktu, ben de düşünemedim ve sossuz geldi. Eğer peynirler kaliteli ise dört peynirlinin sossuzu da güzel olur ama Türkiye de genellikle kaşarı basıp gönderdikleri için domateslisini tercih ederim. Maalesef  menü de yazdığı gibi üzerinde mozzarella peyniri, gorgonzola peyniri, parmesan ve fontina peyniri değil sadece kaşar vardı. Bunların her biri kendini çok belli eden farklı tatlara sahip peynirler ve benim pizzam kaşarlı pide gibi tadıyordu. Kötü müydü? Hayır, kaşarlı pide de güzeldir. Ama sipariş ettiğim ürün değildi. Bu nedenle bir daha tercih etmem.


Eşim Porçini Mantarlı Risotto (22 TL) aldı ve çok beğendi. Bence içinde porçini mantarı filan yoktu, çünkü porçininin keskin kokusu yoktu . Tadı tuzu yerindeydi gerçekten, miktar olarak da doyurucuydu ama pirinçler biraz diri kalmıştı. Ben o diri pirinçlerle yiyemezdim ama beyim sesini çıkarmadan hatta severek yedi.

Misafirlerimizden biri Pizza Pepperoni (20 TL) aldı, tabi aç insanlar olduğumuz ve sizleri bilgilendirmem gerektiğini düşündüğümden hepimiz tadına baktık.  Resme bakın iştah açıcı görünüyor ama bu sucukların pepperoniye benzer yanı var mı?! Olm bildiğin Türk sucuğunu koymuşsun, İtalyan sucuğu diye bik bik yazmışsın. Hayır anlamadığım şey ne gerek var?! Yani öyle de olsa alırız biz ama ne aldığımızı bilelim. Gerçi hakkını yememek lazım ufaktı ama tadı tuzu yerindeydi. Ama konuğum da bu pizzayı şimdi yiyorum ama bir daha buraya gelmem dedi. 


Son olarak Çıtır Tavuklu Salata ’dan (17 TL) bahsedeyim. Bence akşamın en güzel tabağı buydu.  Salata tabağı çok büyük değildi, hatta biraz ufak da denebilir ama tavuk parçaları oldukça büyük ve lezzetliydi. Zaten öyle kocaman tabağa bir sürü ot koyup dünya para almalarındansa sebzeleri yeterli miktarda koyup protein ürünlerini büyük tutmalarını yeğlerim. Üstelik ceasar ‘a benzer sosu da gayet başarılıydı. Bu tabağı alan kardeşim de beğendi ve tekrar gelse tercih edeceğini belirtti.

Özetle Faros Wine & Dine merkezi bir lokasyonda makul fiyatlar sunan bir cafe. Kötü değil sadece malzeme ve servis kalitesi pek yüksek değil. Benim tercihim pizzalarını 20’ye değil 25 ‘e satmaları ama daha kaliteli malzeme kullanmalarından yana. Bir daha gider miyim? Gidip bir kahve bir şarap- peynir için oturabilirim ama lezzetli bir akşam yemeği için hala tercihlerim farklı.

Eski bir gazete şeklinde tasarlanan menüyü ekliyorum, fiyat- yemek bilgisini görebilirsiniz. 

Ayrıca:
Faros Wine & Dine İstanbul
Adres: Kocatepe Mh., Cumhuriyet Cd No:31, Beyoğlu
Tel:(0212) 297 6077


14 Nisan 2014 Pazartesi

Ayrışma- Ayrıştırma!

İşin aslı bu ayrışmalardan, bölünmelerden çok sıkıldım. Ülkemizde giderek artan kutuplaşma insanların birbirlerini belli kalıplara sokmaya çalışmasına, anlamak yerine bizden-bizden değil sınıflandırmasına neden oluyor. Bu durum özellikle benim gibi ne içindesindir çemberin ne de dışında insanlarını fena halde zor durumda bırakıyor.
Ben Allah inancı olan bir Müslüman’ım. Ramazan’ın gelmesini heyecanla bekler, muhteşem iftar davetleri verir, paramız olmasa bile fitremizi ödemeye dikkat eder, her Kurban Bayram’ında gerekirse ek hesaba girer kurbanımızı keserim. Bunların hepsine bayılırım. Lakin ne namaz kılarım, ne başörtülüyüm ne de kadının yerinin evi olmasını savunurum. Ama Kuran-ı Kerim’de geçen her şeyin doğru ve aksi iddia edilemez olduğunu sadece benim uygulamadığımı-uygulayamadığımı düşünürüm. Tam tersi alkol kullanır,  kadın erkek dans etmeyi, bikiniyle denize girmeyi, kadının bağımsızlığını, eşcinsel özgürlüğünü,  evlilik dışı ilişkiyi vs. savunurum. Evimde her daim kedi- köpek bulunur ve bunun evime melek girmemesine neden olacağı söylemini aşırı saçma bulurum. Hem meleğin benim evimde işi ne? Her daim oradalarsa baya müstehcen şeyler de görüyor olmalı... Stalker gibi bir şey mi melekler? Hadi evdeler diyelim; o kadar ahlaksızlık, hırsızlık, yalan dolana geliyor da kedi köpek olunca mı gelmiyor? Meleklerin de tek derdi kedi köpekti…
Bunların bir kısmının İslamiyet’te yeri olmadığını bilirim, bir kısmının da yobaz çevirilerle manipulatif şekilde yorumlandığını düşünürüm. Doğru ya da yanlış.  So what? Herkes dinini anladığı ve yaşamak istediği gibi yaşar ve kimseye de hiçbir şey söylemek düşmez. Herkesin mezarı ayrı,  amel defteri ayrı. Yani başka insanların inancını ya da inançsızlığını istediği gibi yaşayabilmesini savunurum.
Ne AKP’den haz ederim ne CHP’den. Uzun süre Ankara’da siyasi partilerle çalışmış ve ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumuş biri olarak siyasetin idealist nedenlerle değil dünyevi menfaatlerle yapıldığını, çoğu partinin ideolojileri konusunda tutarlı ve samimi olmadığını bilirim.
Bugünlerde ne zaman birine inançla ilgili görüşümü söylesem, AKP’li mi olduğum soruluyor. Yaşamla, özgürlüklerle ilgili bir yorumda bulunsam CHP’li olduğum düşünülüyor. Neden insanları kategorize etmek için bu kadar hevesliyiz?  Kişilerin belirlenmiş kutuların dışında düşünebileceğini yaşamak isteyebileceğini neden kabullenemiyoruz? Çünkü öylesi kolay. Bundan acayip baymaya başladım.
Buradan halka seslenmek istiyorum: Eyy insanları sınıflandırmayı seven kardeşlerim, insanları siyah-beyaz, iyi-kötü, dindar-dinsiz diye ayırmak yanlıştır. Her siyah-beyazın içinde biraz gri, her iyinin içinde biraz kötülük, her inançsızın içinde biraz inanç vardır. İktidar sahipleri muhalefet partinin güçsüz olduğunu bilerek kasıtlı olarak bölüyor toplumumuzu, dindarlar bana oy verir dinsizler muhalefete demeye getiriyor. Bu iktidar oyunlarına alet olmayın, bakış açınızı daraltmalarına izin vermeyin, ufkunuzu geniş tutun. İnsanı Yaratandan ötürü sevmeyi hatırlayın…
Hadi kalın sağlıcakla…
Merve

12 Mart 2014 Çarşamba

Berkin...ve ülkemizdeki kötü insanlar..



O kadar üzgünüm ki elim kolum kalkmıyor.Hiç bir zaman beceremedim ölüm anında doğru kelimeleri bulmayı, doğru şeyleri söyleyip insanları rahatlatmayı.

Öyle kötü, umutsuz ve bitkinim ki üzerime Berkin'nin toprağı serili sanki...Biliyorum öyle.Sadece benim değil tüm ülkenin üzerine serpildi o toprak ve hepimiz etkilendik şu ya da bu şekilde... Bir de şerefsizler var, ölmüş çocuğun üzerinde siyaset yapan, suçu gezicilere atan ,ne işi varmış orda, ekmek almaya değil eyleme gitmiş falan diye mal mal konuşan.Hepsinden nefret ediyorum.Onlar da etkilendi gerçi, savundukları parti uğruna daha ne kadar alçalabileceklerini denediler.Ve bu konuda başarılı olup halen bulundukları konumdan bir derece daha aşağılıklaştılar.

İnsan belli bir partiyi ya da siyasal görüşü savunabilir bunda hiç bir mahzur yoktur.Onaylasanız da onaylamasanız da demokratik bir toplumda onlara saygı duyarsınız,herkes tercihini sandıkta belli eder.Ancak ölmüş bir çocuğun arkasından söylenmeyecek sözleri söyleyip iftiralar atıp, abuk subuk yorumlar yapmak tamamen aile terbiyesi ve insaniyetle ilgilidir.Almamışsanız hiç almayacaksınız demektir.

Ülkemi seviyorum demeye utanıyorum.Ülkemi öyle kötü insanlar işgal ediyor ki onlar adına bu ülkeyi yaratan Allah'tan, kuran Atatürk'ten ve tarihini yazan tüm büyüklerden utanıyorum...

Ve bana bu utancı yaşatan tüm devlet yetkililerinden,insanlık müsveddelerinden,sözde müslüman aslında munafıklardan nefret ediyorum.

25 Şubat 2014 Salı

Mezzaluna İstinye Park


Eve yakın olması sebebiyle İstinye Park ‘ta yer alan Mezzaluna’nın müdavimi olduk desem yeridir. Özellikle Margarita Napolitani ve Pizza Rosso’sunu belki 5 kere yemişimdir. Evet, niye şişko olduğumu da anlamış olduk…

Kısaca bahsetmek gerekirse, Margarita Napolitani yani Napoli usulü kenarları kalın ortası ince hamurlu, mozzarellalı, domates soslu ve fesleğenli pizza benim gibi kocası etobur olup da yalnız kaldığı ilk fırsatta daha sade pizzalar denemeyi sevenler için ideal bir tercih. (24 TL) Pizza Rossa ‘da ise kurutulmuş domates, karamelize soğan, siyah zeytin, kapari, kekik, mozzarella ve domates sos bulunuyor. Yanında güzel bir şarapla harika bir akşam geçirebilirsiniz.(26 TL) Etçil kocamın ısrarı üzerine geçen akşam da bonfileli Pizza Robespierre denedik ki üzerinde ince bonfile dilimleri, domates, roka, kekik, sarımsak, parmesan, mozzarella, domates sos bulunuyordu ve 42 TL olması nedeniyle şahsım tarafından pek de beğenilmemişti! Ama Allah var tadı güzeldi. Bu arada pizzaların boyutu çok büyük değil ama ufak da değil, 36 cm çapında filan hazırlıyorlar. Bir kişi için fazla, iki kişi için biraz az ama yanında bir aperatif ya da salatayla gider.

Şimdi diyeceksiniz ki Kronik bunların niye fotoğrafı yok, çünkü bu yazının konusu pizza değil de ondan! Bu yazıda, geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşımla Mezzaluna’da yediğimiz makarnaları anlatmak istiyorum.

Başlangıçta ikram olarak zeytinyağı ve özel üretim ekmekçikler geldi. İsteğim üzerine çok sevilen sarımsaklı acılı zeytinyağından da getirdiler, ekmekleri bana bana götürdük.

Ben Mezzelune Con Funghi E Scamorza Gratinata yani mantarlı ravioli aldım. Arkadaşım Pappardelle Al Ragu D’agnello şeklinde adlandırılan meali kuzu etli soslu makarna olan yemekten aldı. Ortaya da Caprino adlı salatadan istedik.

İsimlerinin böyle kunut duaları gibi uzun oluşuna bakmayın gayet mantarlı ravioli ve kuzu etli makarna deyip sipariş ettik. Salatayı da garson bayan önerdi.

Gelelim yorumlara:

 

MEZZELUNE CON FUNGHI E SCAMORZA GRATINATA
Benim makarnamı sipariş ederken özellikle tabakta kaç adet ravioli olduğunu porsiyonların doyurucu olup olmadığını sordum. Çünkü, ülkemizde çoğu restoranda ravioli isteyince tabağa dört tane koyup gönderiyorlar,30 TL de fiyat çekiyorlar, gözüm doymuyor, karnım doymuyor sinirleniyorum. Neyse ki kızcağız benim aç kurt gibi sorularıma sabırla tatmin edici yanıtlar verdi ve tabakta yedi-sekiz adet ravioli bulunduğunu belirtti. Gerçekten de 8 tane vardı, beni bile doyurdu ravioliler. Taze ev yapımı karışık mantarlı raviolinin içinde porçini mantarlı ve kremalı sos ve üzerinde eritilmiş füme mozzarella peynirleri vardı. Genel olarak güzeldi tadı tuzu yerindeydi, sadece üzerindeki füme mozzarella dilimleri bir süre sonra dondu ve yemesi biraz güçleşti. Ama yedim mi tabi ki yedim. (26 TL civari)

PAPPARDELLE AL RAGU D’AGNELLO
Arkadaşımın makarnası kalın kesilmiş yumurtalı spagetti diye tanımlanabilecek parmesan ve taze kekikli kuzu eti soslu ev yapımı pappardelle güzeldi. İçinde minik kesilmiş -30 TL lik bir makarna tabağına göre baya minik kesilmiş- et parçaları, krema ve kekik vardı. Tadı güzeldi, o da hapur hupur yedi ama biraz fazla pişmişti, bende pek bir iz bırakmadı.

 

CAPRINO SALATA
Bence günün yıldızı bu bebekti. Caprino salatanın en alt kısmında ince dilimlenmiş haşlanmış kırmızı pancar, içinde balsamikli arpacık soğan, siyah zeytin, kurutulmuş domatesli mevsim yeşillikleri, rendelenmiş keçi peynirli ve balsamik sos bulunuyordu. En alt kısımdaki pancar dilimlerini biraz aromadan yoksun bulsam da balsamik sirkeye yatırılmış arpacık soğanlar muhteşemdi. En üstte de peynir rendesi bulunuyordu ama tadı keçi peynirinden çok kaşar peynirine benziyordu. Ki ben rendelenmiş parmesan olmasını tercih ederdim. Evet, bir sürü kusur buldum ama hepsini götürdük, genel olarak içindeki malzemelerin hepsi birbiriyle çok yakışmıştı ve tazeydi.(29 TL)

Sonuç olarak bir soda, bir kola,2 makarna ve 1 salata 115 TL tuttu. Lezzetli miydi? Evet. Ben gidiyor muyum? Evet. Pahalı mı? Bence Pahalı.

Ama güzel J Öneriyorum.

Paranız yetiyorsa gidin yiyin anacım.

Coffeeshop Company'de Kahvaltı

Geçenlerde değişik bir yerlere kahve + kahvaltıya gidelim dedik ve beyimle birlikte Bağdat Caddesi üzerindeki Coffeeshop Company’e gittik. Gittiğimde çok aç olduğumuzdan çok fazla resim çekemedik bu nedenle bazı resimleri kafenin sitesinden aldım, bunun için kusura bakmayın. Ama bu durum bile oradaki pek çok şeyin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmaya yetebilir.
Yanımızda köpeğimiz Cookie olduğu için dışarı ve en uç kısımda oturduk. Yani dışarı oturduğunuz ve petiniz kimseyi rahatsız etmediği sürece evcil hayvan kabul ediyorlar. Bu hafta sonunu evcil hayvanıyla geçirmek isteyenler için önemli bir avantaj.
Neyse efem, ben Viyana Kahvaltısı ve yanında Viyana kahvesi (Melange) aldım. Viyana kahvaltısı denen menü 1 içecek, peynir, jambon,1 kruvasan,1 bagel, biraz tereyağı ve kayısı reçeli içeriyor. Kruvasan muhteşemdi, kıtır kıtır ve tereyağlıydı, kahveyi de beğendim. Kayısı reçeli yerine böğürtlen-çilek tarzı bir reçel olması daha uygun olurdu bence. Viyana kahvaltısı almak istemezseniz Türk kahvaltısı gibi çeşitler, omlet ve sandviç türevleri de bulunuyor.
 
Eşim de rokalı bagel sandviç, menemen ve portakal suyu istedi. İşte onların resimleri yok. Çünkü obur adam hemen bitirdi. İşin kötüsü kafenin sitesinde de bir iki ufak görselden başka bir şey bulamadım. İnternet sitelerindeki görselleri biraz geliştirseler iyi olacak. Menemene gelince kış ortasında olmamıza rağmen domatesi, biberi lezzetliydi, yanında söğüş domates-salatalık ve ekmekle geldi. Ben menemeni yumurtası karıştırılmış bir şekilde sevmediğim için dışarda yemeyi tercih etmem, ama sizler için tadına baktım, güzeldi. Fiyatı da 15 TL civarıydı. Bagel sandviçte ise peynir çeşitleri, jambon parçaları, roka ve muhtelif yeşillikler vardı. Yanında elma dilim patates ile getirdiler, afiyetle götürdük. O da 13 TL civarıydı yanlış hatırlamıyorsam.

Son olarak, apfelstrudel diye adlandırılan incecik açılmış hamura sarılı tarçınlı elma ve kuru üzümlerden oluşan yanında krema ve/veya vanilyalı dondurma ile yenen tatlıdan aldık. Ben bu tatlıyı ilk defa Inglorious Bastards (Soysuzlar Çetesi)  filmindeki Nazi Subayı kötü adamın şapır şapır yediği bir sahnede görmüş, Ankara ‘da aramış ve bulamayıp baklavalık yufka ile kendim yapmıştım. Sonrasında Viyana ve Almanya seyahatlerimde orijinalini tatma fırsatım oldu ve gerçekten harika bir tatlı. Viyana kahvehanesine gidince bundan ve hatta yeriniz kaldıysa sachertorte (bir çeşit çikolatalı pasta)yemeden kalkmak olmazdı. Burada dondurmayla değil de taze kremayla ve ılık olarak servis edilmişti. Bana göre günün en lezzetli tabağıydı, burnumuza kadar yemiş olmamıza rağmen E ile kapışa kapışa götürdük. (Fiyatını hatırlamıyorum ama 6-7 TL civarıdır)
Yediğimiz bu kadar şeye iki kişi 66 TL verdik. Coffeshop Company hayatımda gördüğüm en harika kafe değil ama ürünleri lezzetli, taze ve porsiyonları yeterli. Fiyat bölü performans anlamında, ambiyans anlamında bizleri memnun etti. Sadece servisleri biraz yavaştı, onu da hafta sonu yoğunluğuna verdik.
Genel olarak tavsiye ediyorum, siz de Bağdat Caddesi’nde oturup güzel bir kahve eşliğinde geleni geçeni izlemek isterseniz burası ideal bir mekân.


















19 Ocak 2014 Pazar

Küçük Ailemiz-Aşil

Herkese mirabaaa!

Bloğuma şöyle bir göz gezdiren herkes benim hayvanları sevdiğimi ve evimizde tüylü dostlarımız! (hey Allah'ım bu laf beni çok güldürüyor öyle yapmacık ki :) bulunduğunu anlamıştır. Zaman zaman evimize geçici yuva arayan kedi /köpekler de gelir ve duruma göre bir kaç hafta/bir kaç ay kalırlar ama onlar bizim misafirlerimizdir, içimizi rahat ettiren birer sahip bulununca bizden ayrılırlar. Bunların dışında bir de geçen yıl kapımıza gelen yavru kangal köpeğimiz Petite var ki şu anda kiraya verdiğimiz bahçeli evimizde kiracımız tarafından bakılıyor, aşılarına kadar sürekli kontrol ediliyor.

Gelgelelim yavrularımız diye sevdiğimiz, canlarımız ciğerlerimiz bir dişi Golden Retriever’ımız Cookie, bir de erkek kedimiz Aşil var ki ben onların ağzını öperim :) sizlere onlardan bahsetmek istiyorum. Onlar benim hayatımın çok büyük birer parçası oldukları için ve baya geveze bir insan olduğum için uzun yazacağımdan bu yazı iki bölümlük olacak. İlk kısım olan bu yazıda Aşil’den bahsedeceğim.

Pek sevgili zevcim E ile 3,5 yıldır evliyiz, öncesine baktığımızda birlikteliğimiz neredeyse 6 yıldır mutlu mesut bir şekilde sürüyor. Evlendikten sonraki 6. aydan itibaren evde bir eksiklik fark ettim, bizim hiç ev hayvanımız yoktu! Facebook’taki hayvan sahiplendirme sayfalarından birinde gördüğüm ve görür görmez âşık olduğum 2 aylık sarman yavruyu eşimin tüm itirazlarına rağmen sahiplendik. Tabi alınca o da çok sevdi Paşa’yı, o bizim ilk yavrumuzdu ve çok yaramaz, hareketli bir çocuktu. Yaklaşık 6 aylıkken yardımcımızın açık unuttuğu pencereden aşağıya düştü ve vefat etti. CEPA’dan eve dönmüştük, hep kapalı duran salon kapısı ve camı açıktı ve Paşa yoktu! Aşağı inip baktığımızda kanlar içinde yatıyordu yavrum. Bu olay bizi yıktı, günlerce ağladık, eve giremedik, birbirimizin yüzüne bakamadık. Hayatımda ilk defa sevdiğim birinin -evet biri- ölümünü yaşamıştım, ilk defa acıdan böğüre böğüre ağlamıştım ve aylarca kendime gelemedim.

Çözüm belliydi: yeni bir kedi sahiplenmek. Ankara yolları taştan misali hem geziniyor hem de Facebook'tan ilanlara bakıyordum. Bahçeli’de sahipsiz sokak hayvanlarına yuva bulan bir petshop olduğunu öğrendik ve hemen gittik. Aşil oradaydı, küçücük, kir pas içinde kafeste sarı beyaz bir yavru. Öyle çok miyavlıyordu, kafesten çıkmaya çalışıyordu ki, E dayanamadı kucağına aldı, inanamazsınız minik kedicik E’ye resmen sarıldı J Eh E’nin yüreğinin yağları eridi ve aşılarını yaptırdıktan sonra aldık eve getirdik.

Yalnız bir sorun vardı; yavrucak mecbur olmadıkça ayağa kalkmıyor ve yürürken sol arka ayağını basamıyordu. Meğer büyük bir kedinin saldırısına uğramış, spinal şok yaşamış, hem omurgası hem de sol bacağı darbe almış. Bu şekilde yürüyebilmesi bile mucize dedi veterinerimiz. Aylar süren tedavinin, paça çorbalarının ve B vitaminlerinin sonunda düzeldi yavrum da adını da bu durumundan dolayı aldı. Çünkü Truva efsanesinde adı geçen Akhilleus (Grekçe: Akhileus, Fransızca: Achille Aşil) ölümlü bir baba olan Peleus ile su tanrıçası olan Thetis'in oğlu olan yarı tanrıdır. Annesi Thetis oğlunu ölümsüzlük nehri Styx'de yıkarken elini suya değdirmemesi öğütlendiği için onu sol topuğundan tutup suya batırmıştır. Yalnızca oradan vurulursa öleceğine inanılır. Efsaneye göre öleceğini bildiği halde Helen'i geri almak için yapılan ve en büyük savaş kabul edilen Truva Savaşı'na adının sonsuza kadar anılması için katılmış ve Truvalı prens Paris tarafından tesadüfen, sol topuğundan zehirli okla vurularak ölmüştür. İşte bizimkinin de zayıf yanı sol ayağı olduğu için bu ismi yakıştırdık prensime. Gerçi yakışıklılığı da etkili oldu, zira bu karakteri Truva filminde Brad Pitt canlandırmıştı J Benim oğlum da onun kedi versiyonu işte J

Aşırı akıllı, sakin ve iyi huylu olan Aşil tam 2 senedir bizimle ve Allah ömür verirse daha uzun yıllar da bizimle olacak. Zaman zaman evde kedi bakımı ve  kedi psikolojisiyle ilgili entry’ler
paylaşacağım ama yazacak öyle çok şey var ki sıra gelmiyor a dostlar!

İşte bu da yakışıklılıkta ve tatlılıkta bir numara olan tosun oğlumuz Aşil ! Biliyorum o son derece sıradan sarı-beyaz bir sokak kedisi .Benim dünyamda ise başrol oyuncularından birisi! Hasta olunca bir dakika bile yanımdan ayrılmayan,ağladığımda burnuyla beni defalarca öpen, dışardaysam kapıda karşılayan ,kapıdan içeri girmemle keyifle gurul gurul gurlayan,pati vermeyi evdeki Golden'dan önce öğrenen kuyruklu,6 kiloluk yavrum o benim :)

Neyse çok uzattık gene :) Şimdilik bu kadar, bir daha ki yazıda çişli ve uysal kızımız Cookie’yi anlatacağım.

Sevgiyle ve tüylülerle kalın