14 Nisan 2014 Pazartesi

Ayrışma- Ayrıştırma!

İşin aslı bu ayrışmalardan, bölünmelerden çok sıkıldım. Ülkemizde giderek artan kutuplaşma insanların birbirlerini belli kalıplara sokmaya çalışmasına, anlamak yerine bizden-bizden değil sınıflandırmasına neden oluyor. Bu durum özellikle benim gibi ne içindesindir çemberin ne de dışında insanlarını fena halde zor durumda bırakıyor.
Ben Allah inancı olan bir Müslüman’ım. Ramazan’ın gelmesini heyecanla bekler, muhteşem iftar davetleri verir, paramız olmasa bile fitremizi ödemeye dikkat eder, her Kurban Bayram’ında gerekirse ek hesaba girer kurbanımızı keserim. Bunların hepsine bayılırım. Lakin ne namaz kılarım, ne başörtülüyüm ne de kadının yerinin evi olmasını savunurum. Ama Kuran-ı Kerim’de geçen her şeyin doğru ve aksi iddia edilemez olduğunu sadece benim uygulamadığımı-uygulayamadığımı düşünürüm. Tam tersi alkol kullanır,  kadın erkek dans etmeyi, bikiniyle denize girmeyi, kadının bağımsızlığını, eşcinsel özgürlüğünü,  evlilik dışı ilişkiyi vs. savunurum. Evimde her daim kedi- köpek bulunur ve bunun evime melek girmemesine neden olacağı söylemini aşırı saçma bulurum. Hem meleğin benim evimde işi ne? Her daim oradalarsa baya müstehcen şeyler de görüyor olmalı... Stalker gibi bir şey mi melekler? Hadi evdeler diyelim; o kadar ahlaksızlık, hırsızlık, yalan dolana geliyor da kedi köpek olunca mı gelmiyor? Meleklerin de tek derdi kedi köpekti…
Bunların bir kısmının İslamiyet’te yeri olmadığını bilirim, bir kısmının da yobaz çevirilerle manipulatif şekilde yorumlandığını düşünürüm. Doğru ya da yanlış.  So what? Herkes dinini anladığı ve yaşamak istediği gibi yaşar ve kimseye de hiçbir şey söylemek düşmez. Herkesin mezarı ayrı,  amel defteri ayrı. Yani başka insanların inancını ya da inançsızlığını istediği gibi yaşayabilmesini savunurum.
Ne AKP’den haz ederim ne CHP’den. Uzun süre Ankara’da siyasi partilerle çalışmış ve ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumuş biri olarak siyasetin idealist nedenlerle değil dünyevi menfaatlerle yapıldığını, çoğu partinin ideolojileri konusunda tutarlı ve samimi olmadığını bilirim.
Bugünlerde ne zaman birine inançla ilgili görüşümü söylesem, AKP’li mi olduğum soruluyor. Yaşamla, özgürlüklerle ilgili bir yorumda bulunsam CHP’li olduğum düşünülüyor. Neden insanları kategorize etmek için bu kadar hevesliyiz?  Kişilerin belirlenmiş kutuların dışında düşünebileceğini yaşamak isteyebileceğini neden kabullenemiyoruz? Çünkü öylesi kolay. Bundan acayip baymaya başladım.
Buradan halka seslenmek istiyorum: Eyy insanları sınıflandırmayı seven kardeşlerim, insanları siyah-beyaz, iyi-kötü, dindar-dinsiz diye ayırmak yanlıştır. Her siyah-beyazın içinde biraz gri, her iyinin içinde biraz kötülük, her inançsızın içinde biraz inanç vardır. İktidar sahipleri muhalefet partinin güçsüz olduğunu bilerek kasıtlı olarak bölüyor toplumumuzu, dindarlar bana oy verir dinsizler muhalefete demeye getiriyor. Bu iktidar oyunlarına alet olmayın, bakış açınızı daraltmalarına izin vermeyin, ufkunuzu geniş tutun. İnsanı Yaratandan ötürü sevmeyi hatırlayın…
Hadi kalın sağlıcakla…
Merve

12 Mart 2014 Çarşamba

Berkin...ve ülkemizdeki kötü insanlar..



O kadar üzgünüm ki elim kolum kalkmıyor.Hiç bir zaman beceremedim ölüm anında doğru kelimeleri bulmayı, doğru şeyleri söyleyip insanları rahatlatmayı.

Öyle kötü, umutsuz ve bitkinim ki üzerime Berkin'nin toprağı serili sanki...Biliyorum öyle.Sadece benim değil tüm ülkenin üzerine serpildi o toprak ve hepimiz etkilendik şu ya da bu şekilde... Bir de şerefsizler var, ölmüş çocuğun üzerinde siyaset yapan, suçu gezicilere atan ,ne işi varmış orda, ekmek almaya değil eyleme gitmiş falan diye mal mal konuşan.Hepsinden nefret ediyorum.Onlar da etkilendi gerçi, savundukları parti uğruna daha ne kadar alçalabileceklerini denediler.Ve bu konuda başarılı olup halen bulundukları konumdan bir derece daha aşağılıklaştılar.

İnsan belli bir partiyi ya da siyasal görüşü savunabilir bunda hiç bir mahzur yoktur.Onaylasanız da onaylamasanız da demokratik bir toplumda onlara saygı duyarsınız,herkes tercihini sandıkta belli eder.Ancak ölmüş bir çocuğun arkasından söylenmeyecek sözleri söyleyip iftiralar atıp, abuk subuk yorumlar yapmak tamamen aile terbiyesi ve insaniyetle ilgilidir.Almamışsanız hiç almayacaksınız demektir.

Ülkemi seviyorum demeye utanıyorum.Ülkemi öyle kötü insanlar işgal ediyor ki onlar adına bu ülkeyi yaratan Allah'tan, kuran Atatürk'ten ve tarihini yazan tüm büyüklerden utanıyorum...

Ve bana bu utancı yaşatan tüm devlet yetkililerinden,insanlık müsveddelerinden,sözde müslüman aslında munafıklardan nefret ediyorum.

25 Şubat 2014 Salı

Mezzaluna İstinye Park


Eve yakın olması sebebiyle İstinye Park ‘ta yer alan Mezzaluna’nın müdavimi olduk desem yeridir. Özellikle Margarita Napolitani ve Pizza Rosso’sunu belki 5 kere yemişimdir. Evet, niye şişko olduğumu da anlamış olduk…

Kısaca bahsetmek gerekirse, Margarita Napolitani yani Napoli usulü kenarları kalın ortası ince hamurlu, mozzarellalı, domates soslu ve fesleğenli pizza benim gibi kocası etobur olup da yalnız kaldığı ilk fırsatta daha sade pizzalar denemeyi sevenler için ideal bir tercih. (24 TL) Pizza Rossa ‘da ise kurutulmuş domates, karamelize soğan, siyah zeytin, kapari, kekik, mozzarella ve domates sos bulunuyor. Yanında güzel bir şarapla harika bir akşam geçirebilirsiniz.(26 TL) Etçil kocamın ısrarı üzerine geçen akşam da bonfileli Pizza Robespierre denedik ki üzerinde ince bonfile dilimleri, domates, roka, kekik, sarımsak, parmesan, mozzarella, domates sos bulunuyordu ve 42 TL olması nedeniyle şahsım tarafından pek de beğenilmemişti! Ama Allah var tadı güzeldi. Bu arada pizzaların boyutu çok büyük değil ama ufak da değil, 36 cm çapında filan hazırlıyorlar. Bir kişi için fazla, iki kişi için biraz az ama yanında bir aperatif ya da salatayla gider.

Şimdi diyeceksiniz ki Kronik bunların niye fotoğrafı yok, çünkü bu yazının konusu pizza değil de ondan! Bu yazıda, geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşımla Mezzaluna’da yediğimiz makarnaları anlatmak istiyorum.

Başlangıçta ikram olarak zeytinyağı ve özel üretim ekmekçikler geldi. İsteğim üzerine çok sevilen sarımsaklı acılı zeytinyağından da getirdiler, ekmekleri bana bana götürdük.

Ben Mezzelune Con Funghi E Scamorza Gratinata yani mantarlı ravioli aldım. Arkadaşım Pappardelle Al Ragu D’agnello şeklinde adlandırılan meali kuzu etli soslu makarna olan yemekten aldı. Ortaya da Caprino adlı salatadan istedik.

İsimlerinin böyle kunut duaları gibi uzun oluşuna bakmayın gayet mantarlı ravioli ve kuzu etli makarna deyip sipariş ettik. Salatayı da garson bayan önerdi.

Gelelim yorumlara:

 

MEZZELUNE CON FUNGHI E SCAMORZA GRATINATA
Benim makarnamı sipariş ederken özellikle tabakta kaç adet ravioli olduğunu porsiyonların doyurucu olup olmadığını sordum. Çünkü, ülkemizde çoğu restoranda ravioli isteyince tabağa dört tane koyup gönderiyorlar,30 TL de fiyat çekiyorlar, gözüm doymuyor, karnım doymuyor sinirleniyorum. Neyse ki kızcağız benim aç kurt gibi sorularıma sabırla tatmin edici yanıtlar verdi ve tabakta yedi-sekiz adet ravioli bulunduğunu belirtti. Gerçekten de 8 tane vardı, beni bile doyurdu ravioliler. Taze ev yapımı karışık mantarlı raviolinin içinde porçini mantarlı ve kremalı sos ve üzerinde eritilmiş füme mozzarella peynirleri vardı. Genel olarak güzeldi tadı tuzu yerindeydi, sadece üzerindeki füme mozzarella dilimleri bir süre sonra dondu ve yemesi biraz güçleşti. Ama yedim mi tabi ki yedim. (26 TL civari)

PAPPARDELLE AL RAGU D’AGNELLO
Arkadaşımın makarnası kalın kesilmiş yumurtalı spagetti diye tanımlanabilecek parmesan ve taze kekikli kuzu eti soslu ev yapımı pappardelle güzeldi. İçinde minik kesilmiş -30 TL lik bir makarna tabağına göre baya minik kesilmiş- et parçaları, krema ve kekik vardı. Tadı güzeldi, o da hapur hupur yedi ama biraz fazla pişmişti, bende pek bir iz bırakmadı.

 

CAPRINO SALATA
Bence günün yıldızı bu bebekti. Caprino salatanın en alt kısmında ince dilimlenmiş haşlanmış kırmızı pancar, içinde balsamikli arpacık soğan, siyah zeytin, kurutulmuş domatesli mevsim yeşillikleri, rendelenmiş keçi peynirli ve balsamik sos bulunuyordu. En alt kısımdaki pancar dilimlerini biraz aromadan yoksun bulsam da balsamik sirkeye yatırılmış arpacık soğanlar muhteşemdi. En üstte de peynir rendesi bulunuyordu ama tadı keçi peynirinden çok kaşar peynirine benziyordu. Ki ben rendelenmiş parmesan olmasını tercih ederdim. Evet, bir sürü kusur buldum ama hepsini götürdük, genel olarak içindeki malzemelerin hepsi birbiriyle çok yakışmıştı ve tazeydi.(29 TL)

Sonuç olarak bir soda, bir kola,2 makarna ve 1 salata 115 TL tuttu. Lezzetli miydi? Evet. Ben gidiyor muyum? Evet. Pahalı mı? Bence Pahalı.

Ama güzel J Öneriyorum.

Paranız yetiyorsa gidin yiyin anacım.

Coffeeshop Company'de Kahvaltı

Geçenlerde değişik bir yerlere kahve + kahvaltıya gidelim dedik ve beyimle birlikte Bağdat Caddesi üzerindeki Coffeeshop Company’e gittik. Gittiğimde çok aç olduğumuzdan çok fazla resim çekemedik bu nedenle bazı resimleri kafenin sitesinden aldım, bunun için kusura bakmayın. Ama bu durum bile oradaki pek çok şeyin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmaya yetebilir.
Yanımızda köpeğimiz Cookie olduğu için dışarı ve en uç kısımda oturduk. Yani dışarı oturduğunuz ve petiniz kimseyi rahatsız etmediği sürece evcil hayvan kabul ediyorlar. Bu hafta sonunu evcil hayvanıyla geçirmek isteyenler için önemli bir avantaj.
Neyse efem, ben Viyana Kahvaltısı ve yanında Viyana kahvesi (Melange) aldım. Viyana kahvaltısı denen menü 1 içecek, peynir, jambon,1 kruvasan,1 bagel, biraz tereyağı ve kayısı reçeli içeriyor. Kruvasan muhteşemdi, kıtır kıtır ve tereyağlıydı, kahveyi de beğendim. Kayısı reçeli yerine böğürtlen-çilek tarzı bir reçel olması daha uygun olurdu bence. Viyana kahvaltısı almak istemezseniz Türk kahvaltısı gibi çeşitler, omlet ve sandviç türevleri de bulunuyor.
 
Eşim de rokalı bagel sandviç, menemen ve portakal suyu istedi. İşte onların resimleri yok. Çünkü obur adam hemen bitirdi. İşin kötüsü kafenin sitesinde de bir iki ufak görselden başka bir şey bulamadım. İnternet sitelerindeki görselleri biraz geliştirseler iyi olacak. Menemene gelince kış ortasında olmamıza rağmen domatesi, biberi lezzetliydi, yanında söğüş domates-salatalık ve ekmekle geldi. Ben menemeni yumurtası karıştırılmış bir şekilde sevmediğim için dışarda yemeyi tercih etmem, ama sizler için tadına baktım, güzeldi. Fiyatı da 15 TL civarıydı. Bagel sandviçte ise peynir çeşitleri, jambon parçaları, roka ve muhtelif yeşillikler vardı. Yanında elma dilim patates ile getirdiler, afiyetle götürdük. O da 13 TL civarıydı yanlış hatırlamıyorsam.

Son olarak, apfelstrudel diye adlandırılan incecik açılmış hamura sarılı tarçınlı elma ve kuru üzümlerden oluşan yanında krema ve/veya vanilyalı dondurma ile yenen tatlıdan aldık. Ben bu tatlıyı ilk defa Inglorious Bastards (Soysuzlar Çetesi)  filmindeki Nazi Subayı kötü adamın şapır şapır yediği bir sahnede görmüş, Ankara ‘da aramış ve bulamayıp baklavalık yufka ile kendim yapmıştım. Sonrasında Viyana ve Almanya seyahatlerimde orijinalini tatma fırsatım oldu ve gerçekten harika bir tatlı. Viyana kahvehanesine gidince bundan ve hatta yeriniz kaldıysa sachertorte (bir çeşit çikolatalı pasta)yemeden kalkmak olmazdı. Burada dondurmayla değil de taze kremayla ve ılık olarak servis edilmişti. Bana göre günün en lezzetli tabağıydı, burnumuza kadar yemiş olmamıza rağmen E ile kapışa kapışa götürdük. (Fiyatını hatırlamıyorum ama 6-7 TL civarıdır)
Yediğimiz bu kadar şeye iki kişi 66 TL verdik. Coffeshop Company hayatımda gördüğüm en harika kafe değil ama ürünleri lezzetli, taze ve porsiyonları yeterli. Fiyat bölü performans anlamında, ambiyans anlamında bizleri memnun etti. Sadece servisleri biraz yavaştı, onu da hafta sonu yoğunluğuna verdik.
Genel olarak tavsiye ediyorum, siz de Bağdat Caddesi’nde oturup güzel bir kahve eşliğinde geleni geçeni izlemek isterseniz burası ideal bir mekân.


















19 Ocak 2014 Pazar

Küçük Ailemiz-Aşil

Herkese mirabaaa!

Bloğuma şöyle bir göz gezdiren herkes benim hayvanları sevdiğimi ve evimizde tüylü dostlarımız! (hey Allah'ım bu laf beni çok güldürüyor öyle yapmacık ki :) bulunduğunu anlamıştır. Zaman zaman evimize geçici yuva arayan kedi /köpekler de gelir ve duruma göre bir kaç hafta/bir kaç ay kalırlar ama onlar bizim misafirlerimizdir, içimizi rahat ettiren birer sahip bulununca bizden ayrılırlar. Bunların dışında bir de geçen yıl kapımıza gelen yavru kangal köpeğimiz Petite var ki şu anda kiraya verdiğimiz bahçeli evimizde kiracımız tarafından bakılıyor, aşılarına kadar sürekli kontrol ediliyor.

Gelgelelim yavrularımız diye sevdiğimiz, canlarımız ciğerlerimiz bir dişi Golden Retriever’ımız Cookie, bir de erkek kedimiz Aşil var ki ben onların ağzını öperim :) sizlere onlardan bahsetmek istiyorum. Onlar benim hayatımın çok büyük birer parçası oldukları için ve baya geveze bir insan olduğum için uzun yazacağımdan bu yazı iki bölümlük olacak. İlk kısım olan bu yazıda Aşil’den bahsedeceğim.

Pek sevgili zevcim E ile 3,5 yıldır evliyiz, öncesine baktığımızda birlikteliğimiz neredeyse 6 yıldır mutlu mesut bir şekilde sürüyor. Evlendikten sonraki 6. aydan itibaren evde bir eksiklik fark ettim, bizim hiç ev hayvanımız yoktu! Facebook’taki hayvan sahiplendirme sayfalarından birinde gördüğüm ve görür görmez âşık olduğum 2 aylık sarman yavruyu eşimin tüm itirazlarına rağmen sahiplendik. Tabi alınca o da çok sevdi Paşa’yı, o bizim ilk yavrumuzdu ve çok yaramaz, hareketli bir çocuktu. Yaklaşık 6 aylıkken yardımcımızın açık unuttuğu pencereden aşağıya düştü ve vefat etti. CEPA’dan eve dönmüştük, hep kapalı duran salon kapısı ve camı açıktı ve Paşa yoktu! Aşağı inip baktığımızda kanlar içinde yatıyordu yavrum. Bu olay bizi yıktı, günlerce ağladık, eve giremedik, birbirimizin yüzüne bakamadık. Hayatımda ilk defa sevdiğim birinin -evet biri- ölümünü yaşamıştım, ilk defa acıdan böğüre böğüre ağlamıştım ve aylarca kendime gelemedim.

Çözüm belliydi: yeni bir kedi sahiplenmek. Ankara yolları taştan misali hem geziniyor hem de Facebook'tan ilanlara bakıyordum. Bahçeli’de sahipsiz sokak hayvanlarına yuva bulan bir petshop olduğunu öğrendik ve hemen gittik. Aşil oradaydı, küçücük, kir pas içinde kafeste sarı beyaz bir yavru. Öyle çok miyavlıyordu, kafesten çıkmaya çalışıyordu ki, E dayanamadı kucağına aldı, inanamazsınız minik kedicik E’ye resmen sarıldı J Eh E’nin yüreğinin yağları eridi ve aşılarını yaptırdıktan sonra aldık eve getirdik.

Yalnız bir sorun vardı; yavrucak mecbur olmadıkça ayağa kalkmıyor ve yürürken sol arka ayağını basamıyordu. Meğer büyük bir kedinin saldırısına uğramış, spinal şok yaşamış, hem omurgası hem de sol bacağı darbe almış. Bu şekilde yürüyebilmesi bile mucize dedi veterinerimiz. Aylar süren tedavinin, paça çorbalarının ve B vitaminlerinin sonunda düzeldi yavrum da adını da bu durumundan dolayı aldı. Çünkü Truva efsanesinde adı geçen Akhilleus (Grekçe: Akhileus, Fransızca: Achille Aşil) ölümlü bir baba olan Peleus ile su tanrıçası olan Thetis'in oğlu olan yarı tanrıdır. Annesi Thetis oğlunu ölümsüzlük nehri Styx'de yıkarken elini suya değdirmemesi öğütlendiği için onu sol topuğundan tutup suya batırmıştır. Yalnızca oradan vurulursa öleceğine inanılır. Efsaneye göre öleceğini bildiği halde Helen'i geri almak için yapılan ve en büyük savaş kabul edilen Truva Savaşı'na adının sonsuza kadar anılması için katılmış ve Truvalı prens Paris tarafından tesadüfen, sol topuğundan zehirli okla vurularak ölmüştür. İşte bizimkinin de zayıf yanı sol ayağı olduğu için bu ismi yakıştırdık prensime. Gerçi yakışıklılığı da etkili oldu, zira bu karakteri Truva filminde Brad Pitt canlandırmıştı J Benim oğlum da onun kedi versiyonu işte J

Aşırı akıllı, sakin ve iyi huylu olan Aşil tam 2 senedir bizimle ve Allah ömür verirse daha uzun yıllar da bizimle olacak. Zaman zaman evde kedi bakımı ve  kedi psikolojisiyle ilgili entry’ler
paylaşacağım ama yazacak öyle çok şey var ki sıra gelmiyor a dostlar!

İşte bu da yakışıklılıkta ve tatlılıkta bir numara olan tosun oğlumuz Aşil ! Biliyorum o son derece sıradan sarı-beyaz bir sokak kedisi .Benim dünyamda ise başrol oyuncularından birisi! Hasta olunca bir dakika bile yanımdan ayrılmayan,ağladığımda burnuyla beni defalarca öpen, dışardaysam kapıda karşılayan ,kapıdan içeri girmemle keyifle gurul gurul gurlayan,pati vermeyi evdeki Golden'dan önce öğrenen kuyruklu,6 kiloluk yavrum o benim :)

Neyse çok uzattık gene :) Şimdilik bu kadar, bir daha ki yazıda çişli ve uysal kızımız Cookie’yi anlatacağım.

Sevgiyle ve tüylülerle kalın

Vapiano Suadiye

Herkese merhaba,
Bugün İstanbul’da hava muhteşemdi, E  de gelmişti ve buralarda bir şirkette kafasına göre bir iş bulduğundan keyfimiz yerindeydi, yeni yerler deneyelim, şehrin biraz tadını çıkaralım dedik. Kahvaltıyı Caddebostan’daki meşhur mekân Cafe Zanzibar’da yaptık, öğle yemeği için Vapiano Suadiye’ye geçtik.
Cafe Zanzibar’da çok aç olduğum ve aklıma gelmediği için resim çekmedim o yüzden mekânla ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim. Kısaca bahsetmek gerekirse; basit bir kahvaltı tabağı var içinde baya fazla miktarda peynir(5 çeşit) ,zeytin, reçel, tereyağı, bal-kaymak, domates-salatalık, haşlanmış yumurta, tahin pekmez ve çay bulunuyor ve 35 TL. Yalnız rezervasyonsuz almıyorlarmış ve baya doluydu. Garsonlar da baya kabaydı, terslemeler, seslenmelere cevap vermemeler filan. Bir de mekânın kendi otoparkı var ama paralı! Kahvaltı tabağı 35,omletler-tostlar ortalama 15 civarı, bir de pancake bulunuyor o da 15 TL. Çok fazla çeşit yok yani. Bir de dikkatimi çekti çay 6, portakal suyu 9 TL idi. Manzara muhteşem, yemekler orta, servis kötü diyebilirim. Beklentileriniz çok değilse ve eliniz maddi anlamda rahatsa gidin keyif alırsınız.
Gelelim Vapiano’ya. Vapiano İtalyanca yavaş git-yavaş yaşa gibi bir anlama geliyor. Burayı zaten sürekli takip ettiğim muhteşem lezzet bloggerı Oburcan’ın sitesinden duymuştum ve çok merak ediyordum. Anadolu yakasına geçme söz konusu olunca hemen orayı denemek istedim. Malumunuz İstanbul’a geleli 6 ay oldu daha bir restoran postu yazmadım. Çünkü yeni bir restoran denemedim.
Neyse efem Vapiano 2007 ‘de Suadiye’de açılmış bir tür self servis pizza zinciri. Girince size manyetik bir kart veriliyor, o kartla restoranda yer alan pizza, salata veya pasta –makarna- kısımlarından birine gidiyorsunuz menüden istediğiniz yemeği söylüyorsunuz, eklenmesini istediğiniz malzeme varsa ekletiyorsunuz ve size bir buzzer veriyorlar, alıp masanıza geçiyorsunuz. Sonrasında yemeğiniz fırından çıkınca buzzerınız titreşip sesler çıkarıyor ve gidip pizzanızı-ya da ne istediyseniz artık- alıyorsunuz. Çıkışta da kartınızı kasaya götürüp ödeyip çıkıyorsunuz. Yalnız kartı kaybetmenin cezası 100 TL ona göre herkes kartına sahip çıksın. Sistem basit gibi görünüyor ama bence self servis olması biraz yorucu. Sürekli kalk, bir pizza iste, oradan içecek istemeye geç, ona ayrı tepsi, çatal-bıçak al, aman efendim bardağı unutmuşum geri dön, tam yerine gel buzzer çalsın, geri git pizzanı al, geri gel yemek bitti peçete yok kalk git peçete al, ay susadım kalk git su al karta yüklet, kahve almaya tatlı almaya kalk, tam yemek bitti bu sefer de kasaya git öde filan.  Baya yorucu. Bir de çocuk filan varsa-çocukla mı ilgilencen servis mi yapcan –e bunu evde her gün yapıyorsun bi de gelip burda yapmak için niye bu kadar para ödeyesin, efendi gibi pişirsinler önüne getirsinler di mi yani . Hayır bir sürü de garson vardı, onlar ne yapıyor anlamadım ben.
Gelelim yemeklere:
Kalabalık bir grup olarak gittik, herkese bilfiil baskı yaparak değişik siparişler istettim ki çok şey deneyebileyim, sizlerle paylaşabileyim J Ben içinde taze mozzarella peyniri ve domates dilimleri olan Pizza Capresse istedim, üzerine de parmesan ve roka ilavesi aldım, yanında da adını hatırlamıyorum ama ortalamanın biraz üstü bir pembe şarap aldım.
Pizza güzeldi, incecikti lezzetliydi, afiyetle götürdüm ama iz bırakmadı. Çünkü bana göre biraz tuzsuzdu ve yavandı. Masada zeytinyağI ve balzamik sirke bulunmasına rağmen acı sos yoktu, ben de istemedim. Mesela Mezzaluna’nın enfes acılı zeytinyağı olsaydı muhteşem gidebilirdi. Bir de masaların ortasında mermer bölümlerde yağ, sirke ve fesleğen veya biberiye saksıları var bu bitkileri pizzanıza istediğinizde masadan alın koyun diyorlar :D iyi de yavrum yıkanmamış o diyemedim ben de ama saksıdan koparıp koyamadım da pizzama.18.50 TL
Neyse efendim, Oburcan’da içinde labne sos, taze soğan, dana bacon ve kırmızı soğan bulunan Flammkuchen’in baya lezzetli olduğunu okumuştum, eşime bu pizzayı tavsiye ettim. Severek yedi etobur adam bir lokma bile bırakmadı. Et ve soğan seviyorsanız tavsiye ederim, pizza hamuru incecik ve genel olarak lezzetliydi.21 TL
Misafirlerimizden biri sebzeli Pizza Verdure’ yi tercih etti. İçinde kabak, patlıcan, mantar ve biber vardı. O çok hafif ve lezzetli buldu. Ben de tadına baktım ve çok hoşuma gitti. Eğer siz de benim gibi Pizza da et ürünü sevmeyenlerdenseniz bu pizzayı tavsiye edebilirim.16 TL
Gelelim günün bombasına:
Pasta A La Scampi E Spinachi ( 25 TL) namı diğer karides ve ıspanaklı makarna. Gerçekten çok yoğun, lezzetli ve mikemmel bir tat. İlginç bir şekilde içinde hem pesto sos hem krema vardı, ağır olurmuş gibi geliyor ama hiç de değildi! Bir de bazen karidesin böyle ağır bir kokusu olur, çiğnerken ağzında genleşir filan hiç öyle de değildi! Gayet başarılıydı, hemen evde denemeye karar verdim. 
Ekibimizde bir de şeker hastası bulunuyordu, büyük bir hevesle pizza yemeğe gelmişti ama kepekli pizzaları yokmuş, o da beyaz un yiyemediğinden kepekli ürün seçeneklerini sordu, kepekli kremalı –mantarlı makarnaları vardı, onu tercih etmek zorunda kaldı. Gerçi bir sürü salata seçeneği vardı ama o kadar pizzanın makarnanın arasında kim seçer salatayı (16.tl)
Son olarak birer esspresso ve tiramisu aldık. Tiramisu çok hafif ve tazeydi. Labne peyniriyle yapılmadığı belliydi. Benim peynir yemeyen ve peynir kokusu aldığı için tiramisu da yemeyen uyuz kocam bile bayıla bayıla yedi JBen tiramisunun resmini çekemeden 2 dakikada götürdükleri için resim çekemedim, izniyle Oburcandan aldığım fotoğrafı paylaşıyorum.(13 TL)
Bu arada Vapiano’ nun çok sevdiğim bir diğer yanı da alkol satmaları ve içecek çeşitlerinin fazla olmasıydı. Pizzanın yanında şarap ya da bira severlerdenseniz sizin de hoşunuza gidecek pek çok çeşitleri bulunuyor ve fiyatları makul.
Özetle, Pizza Vapiano güzel bir mekân, yeri merkezi, yemekler genel olarak lezzetli, -tuvalet çok gösterişli ama biraz pisti gerçi- çok seçici değilseniz ve servis konusunda size yardımcı olabilecek biriyle gidiyorsanız tavsiye ediyorum. Fiyat bölü performans kötü değil, ama muhteşem de değil.
Tekrar gider miyim?
O muhteşem makarnadan ve tiramisudan yemek için giderim.
Hadi kib bye 

http://www.oburcan.com/vapiano-istanbul/

13 Ocak 2014 Pazartesi

2014 Golden Globe Red Carpet-Kim Ne Giymiş

Herkese Merhaba,
2014 ''Golden Globe'' (Altın Küre Film ve Televizyon) ödülleri dün açıklandı, bize de tabi kim ne ödül almış, kim ne giymiş yakışmış mı yakışmamış mı onu konuşmak düştü. Pek çok moda bloggerı var ve ben onlardan biri değilim, olmak gibi bir hedefim de yok ancak bir moda takipçisi ve sinemasever olarak bu konularla ilgilenmekten ve sizlerle paylaşmaktan keyif alıyorum. Ödül töreni katılımcılarının giyim kuşamlarına dair yorumlarım bir modacı gözüyle değil azıcık göz zevki olan, nerde nasıl giyinileceğine dair bir fikri olan ortalama bir kadın gözüyle olacaktır. Şimdi bir bakalım kim ne giymiş:
Bence 2013 Jennifer Lawrence’ın yılıydı, öyle görünüyor ki 2014 ‘te de adını sık sık duyacağız. Açlık oyunlarıyla başlayan yükselişini ''Silver Linings Playbook” ‘taki oyunculuğuyla pekiştiren ve merakla beklediğimiz American Hustle’daki oyunculuğuyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan Jennifer sürekli güzel gezmekten sıkıldığından mı yoksa yeni tarz kıyafetler denemesi istediğinden mi bilmiyorum son bir kaç etkinlikte çok özensiz ya da zevksiz giyindi. Nitekim bu kıyafetini de hiç beğenmedim. Yavrum koca Dior gardırobu elinde, bu kadar özel bir etkinlikte yer alıyorsun, belli ki ödül de alacaksın keşke biraz daha red-carpet-style bir şey giyseydin.Kötü değil Jenny ama çok iyi de olmamış.

New York'ta özgür bir siyahinin kaçırılarak köle tacirlerine satılması ve 12 yıl esaret altında kalmasını konu alan ''12 Years a Slave'' filmi bu yılki En İyi Drama Filmi ödülünü aldı. Filmdeki oyunculuğuyla dikkatleri üzerine çeken kızımız Lupita Nyong'u Ralph Lauren elbisesi ve abartısız makyajıyla çok hoş buldum. Hemi sevimli hemi şık.

Hala izlemediğim ama yakın zamanda izlenecekler listesine dâhil olan Blue Jasmine’ deki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü alan Cate Blanchett’e her zaman hayran olmuşumdur. Bu kadını aşırı güzel, zarif ve zevkli buluyorum. Saç modelini biraz zayıf bulsam da –hafif bir topuz daha hoş olurdu bence- elbisesi, takıları ve makyajı muhteşem. I love you I love yuuu!
Bence gecenin en güzel kızı muhteşem Valentino elbisesi ve göğsünün arasına taktığı incecik kolyesiyle Amy Adams’tı. Bayıldım!!! Kırmızı geçişleri, elbiseyi taşıyışı, saçları ve makyajı harika J
Gelelim gecenin reziline:

 

İflah olmaz bir Harry Potter manyağıyım, tüm kitaplarını defalarca okudum, filmlerini replik replik bilirim. Yatmadan önce J.K. Rowling’in Harry Potter sersinin devamını yazması, seriyi bitirmemesi için dua ettiğim bile görülmüştür. Ancak ben Emma Watson’ın bu saçma kıyafetlerine –zevksizliğine bir akıl sır erdiremedim arkadaş! Bu ney şimdi biri bana anlatsın. Arkası açık bir elbise, içine siyah pantolon ve lacivert süet ayakkabılar. Gerçekten BERBAT! Değişik olacağım diye, seksi olacağım diye maymun olmuşsun Emma. Bir de suratındaki anlamsız, seksi olmaya çalışan ifade yok mu? Yolasım geldi.


Kelly Osborne kendi gibi üç ilginç tiple Channel E’de Fashion Police diye bir program yapıyor. Kırklı yaşların sonunda herkesi azarlamayı marifet sayan menopozlu cadaloz bir teyze(Joan Rivers),  ne tasarladığı belli olmayan bizim Hakan Akkaya gibi bu programla tanınır hale gelen ortamın “divası” bir modacı, bi de kanal E ‘nin oradan oraya gönderdiği, nerdeyse her programda çalıştırdığı kızcağız Giuliana Rancic bir de Kelly bir araya gelip onu bunun giydiklerini eleştiriyorlar. Şu an benim burda yaptığımdan pek farklı bir iş değil yani, (except they are paid and I’m not). Oradaki sarışın cadaloz bu kızı nasıl bozmuyor anlamıyorum, öyle saçma konuşuyor ve giyiniyor ki. Yine de buradaki elbisesi kendi skalasına göre baya derli toplu ve daha az rüküş. Yalnız şu saçlarını değiştirse iyi olacak, yakışmıyor işte uzatma artıkboyat kendi rengine.


Zuhair Murad elbisesi ve hafif dağınık topuzuyla gecenin en güzel kadınlarından biri de Kate Beckingsale’dı bence. Adını da bu bahaneyle öğrenmiş oldum. Niye bu törene davetli olduğu ya da hangi filmde yer aldığını bilmiyorum ama gerçekten çok güzel görünüyor yapacak bir şey yok J
Sofia Vergara’yı severek takip ettiğim Modern Family’den tanıyorum. Geçen yıl poposu sökülen elbisesini twitter’ da paylaşması ve o anki alçak gönüllüğü acayip hoşuma gitmişti. Bu yılki kıyafeti ise genel olarak güzel, elbisenin üst kısmı çok iyi oturmuş, kolyesi, saçı makyajı harika. Sadece elbisenin etek kısmındaki parçalı pofidik kısımları sevmedim. Bir de bu tür törenlerde tafta kumaşın çok çabuk kırışıp kötü bir görünüme sebep olması nedeniyle pek tercih edilmemesi görüşündeyim. Sanki sofyanın da çok umurundaydı.
2014 Golden Globe Ödülleri kim ne giymiş yazımın sonuna geldik. Bundan sonra arada böyle moda ve sinema haberleri yazacağım haberiniz olsun dostlarım.
Hadi ce ya!